|
İzmir Tüyap Kitap Fuarı
İzlenimleri
Zeki Sarıhan
Bu yıl 17–25 Nisan günlerinde 9
gün açık kalan 15. İzmir TÜYAP
Kitap Fuarı’nda, Ulusal Eğim
Derneği-Öğretmen Dünyası’nın da
bir standı vardı. TÜYAP
yönetimi, yıllardır, birçok
dernek, sendika, vakıf gibi
kuruluşlara, bu arada Öğretmen
Dünyası’na da parasız olarak bir
stant veriyor. Yalnız Öğretmen
Dünyası bunun karşılığını (diğer
dergiler gibi), Fuar’ın ilanını
basarak ödemiş oluyor.
Bu yılki standımızı Ulusal
Eğitim Derneği’nin İzmir şubesi
yöneticileri yönettiler. Bir gün
önce standa teslim edilecek iki
kolimiz, kargo firması
tarafından ancak fuarın açıldığı
gün öğleden sonra teslim
edilebildi. İki küçük masa, iki
sandalyeden oluşan 6
metrekarelik bir alanın arka
planına Öğretmen Dünyası’nın
çeşitli sayıları, “26 kitle
örgütünün imzalarını taşıyan
“Yabancı Dille Öğretime Hayır”
afişlerinden birkaçı asılıydı.
Bitiştirilen iki küçük masada
ise derneğin ve derginin
yayınlarından bandolu olanlarla,
derneğin ve derginin yayını
olmayan ancak dernek
mensuplarının yazdığı diğer bazı
kitaplardan toplam 30 kadarı
sergileniyordu.
İlk yedi gün, şube başkanı Osman
Gazi Oktay’a telefon ederek
satışlardın nasıl geçtiğini
soruyordum. Günlük hâsılatlar,
40 lira ile 175 lira arasında
değişiyordu. Durum pek parlak
sayılmazdı. Bari 9 gün boyunca
toplam 1.000 liralık bir gelir
elde etseydik. Martta düzenlenen
Ankara Kitap Fuarı’nda buna
yakın net bir gelir elde
etmiştik ancak bir gazete
ilanından başka masraf
yapmamıştık. İzmir Fuarı’nda ise
kargo, yol parası, gazete ilanı
gibi masraflarımız olacaktı.
(İlanımız Cumhuriyet gazetesinin
16 Nisan günkü sayısında İzmir
Bölge baskısında yayımlanmıştı)
Son iki gün, yani 24 Nisan
Cumartesi ve 25 Nisan Pazar günü
standımızda kitaplarımı
imzalamak için İzmir’deydim.
Stantta 12 kitabım satıştaydı.
Masanın ön tarafına bunları
dizerek beklemeye başladık.
9 günlük TÜYAP Fuarlarında
genellikle son iki gün hâsılat
yapılır. Cumartesi günü bizim
gelirimiz 295 lira oldu ve bu
fena bir rakam değildi. 8 günlük
satış toplamı 700 lirayı
bulmuştu. Pazar günü de bir 300
lira toplayabilirsek hedefimize
ulaşmış olacaktık.
Fuar kalabalıktı. On binlerce
insan fuar alanına girdi, çıktı.
300’ü aşkın standın belki ancak
bazılarına şöyle bir bakıp
geçti. Bir ve birkaç kitap aldı.
Sevdiği bir yazara kitabı
imzalattı. Bizim standımız
farklı bir bölmede değilse de
kenar halkadaydı. Ziyaretçilerin
çoğu orta bölmelerde, geniş
alanlarda bulunan yayınevlerini
ziyaret ediyorlardı. Bizim
önümüzden de elbet binlerce
insan geçti. Bunların çoğu,
başlarını kaldırıp hangi
kuruluşun önünden geçtiklerine
bakmıyorlardı bile. Pek azı
Ulusal Eğitim Derneği-Öğretmen
Dünyası levhalarını görüyor,
bunların içinden de ancak pek
azı masaya yaklaşıyor, kitaplara
şöyle bir bakıp geçiyordu. Biz
bunların içinde kimlerin
öğretmen olduğunu genellikle
ilgilendikleri kitaplara bakarak
anlıyorduk. Fakat hayret,
öğretmen olduğu halde bizim
sattığımız kitaplarla hemen hiç
ilgisi olmayan öğretmenler
çoğunluktaydı. Bundan 15–20 yıl
önce bu fuarlarda dergimize
20–30 kişinin abone olduğunu
hatırlıyorum. Bir-iki yıldır bu
sayı son derece düştü. Örneğin
bu fuarda yalnız iki kişi
dergiye abone oldu!
“İyi Öğretmen Olmak” adlı
kitabımızla belki ancak 20 kişi
ilgilenmiştir ama satışı 10’dan
fazla değil. Eskiden öğretmenlik
şiirlerini toplayan “Dünyanın
Bütün Çiçekleri” kitabına daha
yüksek bir ilgi vardı. Nerdeyse
kimse artık öğretmenlik
şiirleriyle de ilgilenmiyor!
Galiba bu işin şiirsel bir yanı
kalmamış… Zaten 1980’lerden beri
de iyi öğretmenlik şiirleri
yayımlanmıyor!
Bizim en çok satan kitabımız
Kurtuluş Savaşı Kadınları oldu.
Çankaya Belediyesi tarafından
geçen dönemde, ikinci baskısı 5
bin adet yapılacakken benden
habersiz olarak 25–30 bin, belki
de daha fazla basılıp (kesin
sayıyı öğrenemiyoruz, ilgililer
de ortada yok!”) depolara
tıkılan, yerel seçimlerden sonra
depolarda bulduğumuz bu
kitaplardan bin adedini alıp
dernek yararına satmaya
başladık. Bu kitaptan fuarı 20
adet göndermiştik. O. Gazi
Oktay’ın ziyaretçilere döktüğü
diller sonucu bu sayı bitmiş,
kitabın İzmir şubede bulunan
mevcudundan buna 25 kitap daha
eklenmiş, onlar da satıldı.
Öğretmen Dünyası’nın son
sayısından gönderilen 20 adet de
7. gün bitmişti. Sıdıka Avar’ın
Dağ Çiçeklerim’in çok satacağını
düşünüyorduk. Ziyaretçiler
içinde öğretmen olanların pek
azı Sıdıka Avar’ın adını
duymuştu! Bu kitabın bir Türk
eğitim klasiği olduğu, mutlaka
okunması gerektiği konusunda da
az dil dökmedik. Ziyaretçiler,
Ayhan Sarıhan’ın Düşe Kalka adlı
kitabını neden mutlaka okumaları
gerektiğini elbet bilmiyorlardı.
Bazılarına bunu anlattıysam da
pek azında başarıya ulaşabildim.
Ceyhun Atuf Kansu’nun Köy
Öğretmenine Mektuplar adlı o
güzelim kitabını satmak için de
epey nefes dökmemiz gerekti.
Üçüncü gün öğleye kadar nerdeyse
hiç satış olmadı. Standa boş boş
oturduk. Neyse ki, bazı dostlar,
standımızdan alışveriş yapmayı
en sona bırakmışlar. Fuarın
bitiş saati olan 19.00’a
gelirken O. Gazi Oktay, her
günün hâsılatını hesap
makinesinde yeniden tek tek
topladı. “Ankara’daki hâsılatı
aştık!” dedi sevinçle.
Ankara’dan gönderilen
kitaplardan 1.117 liralık kitap
satılmıştı. Benim dönüş bilet
ücretimi, stanttaki masrafları
düştü. Kaldı 1.017 lira. “117
lirası şubeye kalsın” dedim.
Bana 900 lira teslim etti. İzmir
şubeden eklediği kitapların
satışından da 200 lira verdi.
Hâsılattan kargo, yol, ilan
parası olarak 215 lira daha
düşeceğiz. Gene de 900 liralık
bir gelimiz oldu bu fuardan.
Kısa günün değilse de 9 günün
kârı… Kısmetimiz bu kadarmış…
Fuarda bazı yayıncılara,
satışlardan memnun olup
olmadıklarını sordum. Çoğu,
durumun fena olmadığını söyledi.
Hatta bazı yazarların önündeki
kuyruklara bakarak bir kısmının
çok memnun olduğunu
söyleyebiliriz. Bizim standın
hemen karşısında Yeni Asya
yayınlarının büyücek bir standı
vardı. Önü yüzde doksanı tepeden
tırnağa örtülü kadınlarla arı
kovanı gibi işliyordu.
Fuar yönetimi katılımcılar
arasında her yıl bir anket
düzenliyor ve fuardan memnun
olup olamadığımızı soruyor. Ben
birkaç yıldır satışlarımızın
beklentilerimizin altında
olduğunu, bunun sorumluluğunun
da kendimizde olduğunu
belirtiyorum. Gelecek fuara da
katılıp katılmayacağımız
sorusunun “Belki” şıkkına çarpı
işareti koyuyorum. Fakat içimden
geçen şudur: Bu işi ya esaslı
bir biçimde yapmalı, ya da
bırakmalı.
Esaslı yapmak için satış şansı
çok olan kitaplar yayımlamalı,
bunları reklam etmeli. Bunun
için de ne yazık ki para
gerekiyor.
Beni düşündürün konulardan biri
de şu: Bir süredir, hangi
toplulukta olursam olayım. “Seni
televizyondan tanıyoruz”
diyenlerin giderek artmakta
oluşu. Ulusal Kanal’da haftada
beş gün 8–10 dakikalık “Kurtuluş
Savaşı Öyküleri” programını her
kesimden insanın izlemekte
olduğunu anlıyorum. Hele bir
düğün için İzmir’de bulunan
Tosyalı bir emekli ailesinin ve
İzmirli yaşlı bir hanımefendinin
bu programlar nedeniyle övgüleri
karşısında mahcup oldum. Şimdiye
kadar bir kısmı dördüncü baskıya
kadar ulaşan 21 kitabım
yayımlandı. Hiç birisi ve
bunların toplamı televizyon
programı kadar etki yapmadı.
Bundan televizyonun ne kadar
etkili bir araç olduğunu
anlıyorum. Televizyon ve
internet karşısında kitabın
şansı galiba giderek azalıyor.
Standımızda gelen geçenden
“Yabancı Dille Öğretim
Kaldırılmalıdır” diyen kâğıda
imza istedik. Derginin gedikli
temsilcisi Güler Özsancak da
stantları gezip yazarlardan imza
aldı. Bu konuda üç türlü insanla
karşılaştık. Birinci grup
“Tabii, elbette” diyerek imzayı
bastı. Bunlar, konuyu
biliyorlardı. İkinci grup “Ama…”
diye başlayıp yabancı dil
bilmenin zorunluluğunu anlatmaya
başlıyordu. Onlara yabancı dil
öğrenmekle yabancı dille
öğretimin farklı şeyler olduğunu
anlattık. Anladılar ve
imzalarını verdiler. Fakat
üçüncü bir grup vardı ki,
yabancı dille öğrenimin ne
olduğunu bilerek ve bunun dünya
ile bütünleşme aracı olduğunu
zannederek ısrarla savundu. Daha
çok gençlerde rastladığımız bu
tutum, emperyalist kültürün
ulusal kimlik, ulusal gurur ve
bilimsel gerçekleri nasıl
bastırdığını gösteriyor. Bu
konuda yaygın bir aydınlatma
çabasına ihtiyaç olduğu
anlaşılıyor.
Bu fuarlara katılanların bir
kazancı da yollardır görmediği
eski dostlarıyla karşılaşması
oluyor. Anılar tazeleniyor. Yeni
dostluklar da kuruluyor. Benim
kazançlarımdan biri de İzmir’de
yayın yapan ve bana bir ev
sahibi gibi davranan Kamuoyu
gazetesi yöneticileriyle
tanışmak ve bir akşam yemeğinde
birlikte olmaktı. Benimle eğitim
sorunlarıyla ilgili bir mülakat
da yaptılar.
Tabii, ara sıra standı terk edip
göz attığım diğer stantlardaki
pek çok kitap karşısında ağzımın
suyu aktı. Hangi birini alayım
da okuyayım? Bundan önceki kitap
fuarlarından aldığım kitaplar
okunmayı bekliyor. Gene de
dayanamayıp Kurtuluş Savaşı’nı
konu alan 7–8 kitap aldım.
Sevgili halkımızın okuma özürlü
olmasına karşılık fuardan aldığı
kitapları taşımakta zorluk
çekenlere her zaman
rastlanabiliyor… (27.04.2010)
|