Anasayfa     |    Hakkımızda     |    Künye     |    Yayınlar     |    Dergi Arşivi     |    Temsilciler     |    Abonelik     |    Bağlantılar     |    Galeri     |    İletişim
    ,
 
 

 



Mısır isyanı üzerine bir değerlendirme
MERDİVEN BASAK BASAK…
Zeki Sarıhan

4 Mart 2011 Cuma günü askerden yeni dönüp evimize ziyarete gelen bir akrabamla daha hoş beş etmeden gözümü yeniden televizyon ekranına diktim ve ona:
— Bugün benim en heyecanlı günlerimden biri, neden bil bakalım, dedim.
Bir şeyler düşündü, sağa, sola baktı, bilemedi.
— Bugün Mısır’da devrim yapılıyor. Benim için bundan daha heyecanlı ne olabilir ki? dedim. O gün Kahire’nin Özgürlük Meydanı’nda herhalde iki milyon kişi toplanmıştı ve günlerdir süren ayaklanmalarının meyvesini toplamak için Mübarek’in sarayına yürümeleri bekleniyordu.
Tunus’tan sonra yaklaşık bir haftadır, Mısır halk ihtilali dünyanın gündemine gelip oturmuştu. Hem de beklenmedik bir zamanda ve umulmadık bir çapta.
Dünyanın neresinde olursa olsun, bir devrimciyi bundan daha çok heyecanlandıran ne olabilirdi?
Yoksa 1789 Büyük Fransız İhtilali, 1871 Paris Komünü, 1905 ve 1917 Rus devrimleri, 1908 Jön Türk Devrimi gibi, yahut uzun sürmüş olmakla birlikte Çin devrimi, Türk Kurtuluş Savaşı, 1959 Küba devrimi, Vietnam Savaşı’nın zaferi gibi tarihsel bir olayın tanıkları mı oluyorduk?
Biz daha üç yıl önce, Cumhurbaşkanlığı’na İslamcı geçmişi olan birinin gelmesini önlemek için Tandoğan, Çağlayan, Gündoğdu, hatta Manisa, Samsun Cumhuriyet Meydanlarını milyonlarca kişi olarak doldurmuş, laiklikle birlikte bağımsızlıkla ilgili sloganlarımızı da haykırmıştık. Fakat ardından yapılan seçimlerde hem Cumhurbaşkanlığı’na istemediğimiz bir kişi çıkmış, hem de parlamentoyu gene onlar doldurmuştu. Kendimizi Türk toplumunda çoğunluk sanmıştık ama bu meydanlara gelmeyen milyonlar, gecekondularda, kasaba ve köylerde oylarının rengi belli olarak genel seçimleri bekliyorlardı.
Şüphesiz hiçbir halk hareketi gerek oluş biçimleri, gerek hedefleri ve gerekse yarattığı sonuçlar bakımından birbirine benzemez. Aldatılmış kitleler karşıdevrimlerin aleti bile olabilirler. Tarih hepsini yazmıştır.
Yalanız devrimciler değil, demokratlar, yurtseverler, liberaller de değil, emperyalistler ve işbirlikçileri de Arap ve İslam toplumlarına sirayet etmesi beklenen bu ihtilalle yakından ilgileniyorlar, şüphesiz yürekleri pır pır ediyor. Ya Mısır halkı yalnız Mübarek’in 30 yıllık diktatörlüğüne değil, eli değmişken artık uluslararası sermayenin egemenliğine de son verirlerse… Mısır, Amerika’nın ve Avrupa’nın eli altından kayarsa, Allah korusun daha da ileri giderek burada bir emekçi iktidarı kurarlarsa bu büyük bir felaket olmaz mıydı?
ABD’nin başını çektiği Batı, bu “korkunç” ihtimali önlemek için arabuluculuğa soyunuyor, Mübarek’e taktikler fısıldıyor fakat isyancıları da karşısına almamaya çalışıyor. Bu isyandan en az zararla çıkmanın yıllarını arıyor. Biz ise…

Kahrolsun diktatörlük!
Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da isyan eden halkların isteğini tek bir sözcükte toplamak mümkündür: Kahrolsun diktatörlük! Bizde 1908 Jön Türk Devrimi ve 27 Mayıs gençlik ayaklanmasında olduğu gibi.
Bu iki sözcük hem siyasi ezilmişlik, hürriyetsizlik, adam yerine konmamaya isyan, fakat her şeyden önemlisi ulusal gelirden hakkı olanı alamamayı ifade ediyor. Zaten bütün diktatörlükler, diktatörlük uygulayan sınıfın, zümrenin, hatta bazen de bir şahsın servetlere, imkânlara sınırsız el koyması için yapılır. Nitekim bu isyan vesilesiyle, adı geçen ülkelerde işsizliğin, yoksulluğun, gelir dağılımındaki adaletsizin dayanılmaz olduğu gibi gerçekler de açığa çıkmış bulunuyor. İçlerinde sade bir hayat yaşayan, servet yığmamış devlet başkanı yoktur.

Büyük Ortadoğu Projesi
Geçmişte dünyanın dört bir tarafına askeri müdahaleler uygulayan, darbeler düzenleyen ve en zalim diktatörlükleri besleyen Amerikan emperyalizmi, bu yöntemlerin bütün insanlık âleminde ne büyük tepkiler çektiğini görünce, dünya patronluğunu yalnız bu yöntemlerle sürdüremeyeceğini anlamış ve başka yöntemleri piyasaya sürmüştü. Vietnam yenilgisi üzerine dünyadaki imajını değiştirmek için “İnsan hakları” ihracına başladığını biliyoruz. Amerikan emperyalizmi, Irak’a kanlı müdahalesinin yarattığı tepki üzerine Ortadoğu ülkelerinde varlığını ve çıkarlarını kalıcı hale getirmek ve ilişkilerini daha güvenli bir ortamda sürdürmek için başka bir yöntem denemeye karar verdi. “Büyük Ortadoğu Projesi” ve daha sonra “Genişletilmiş Kuzey Afrika ve Ortadoğu Projesi”yle yeni bir demokrasi, insan hakları atağına geçti. Bu proje, bölge ülkelerinde halka nefes aldırmayan diktatörlüklerin değişime uğrayarak rejimin liberalleşmesi, eğitim düzeyinin yükselmesi, kadın haklarının tanınması gibi reformları içeriyor. Amerika böylece, daha “modern” ve daha “demokrat” rejimlerle işbirliği yapmış olacak, halkın sevgi ve güvenini kazanacak, Amerikan sermayesi, toplumun hücrelerine nüfuz edebilecekti. Mısır yönetimi, bazı Arap krallıkları gibi Amerika’nın müttefiki idi ama geleceği tehlikeliydi. Türkiye proje için örnek sayılırdı. Türkiye, hem Amerika’nın müttefiki idi, hem de liberal bir “demokrasi” ile yönetiliyordu. Bu nedenle Türkiye Arap ve İslam halklarına örnek gösteriliyor, Türkiye başbakanı da bu projenin “eşbaşkanlığı”nı severek kabul etmişti. Bütün devrimcilerin şemdi en çok merak ettikleri konu, Arap ihtilalcilerin bu projeyi de tarihin çöplüğüne atıp atamayacağıdır.
Eğer ayaklanan halklar, siyasi liberalizme kavuşur fakat ülkelerindeki Amerikan varlığına son vermezlerse Amerika’nın istediği gerçekleşmiş olacaktır. Yok, hem siyasi demokrasiye hem de ulusal iktidarlara kavuşacaklarsa proje geçersiz sayılacak ve devrimciler bundan sonsuz sevinç duyacaklardır.
Fakat zincirlerinden bir kere boşalmış halkın ne yapacağı belli olmaz. Sömürücü ve zalim sınıflar için inisiyatifin halkın eline geçmesinden daha büyük azap olamaz. Tarihi yapan biricik güç halktır

Mısır devrimi ve Türkiye
Bilindiği gibi Mısır’da modernleşme hareketinin tarihi Türkiye’deki kadar eskidir. Fakat devrimcilikte Mısır, Türkiye’yi oldukça geriden izliyor. Türk Kurtuluş Savaşı’nın verildiği tarihlerde Mısır’da da milliyetçiler faaliyet halindeydi. Mısır Hilal-i Ahmer’i, Türkiye’ye maddi yardım gönderiyordu.
Mısır’ın tam bağımsızlığına kavuşması Abdülnasır dönemindedir. Abdülnasır, Türkiye’de Kemalizm’in iktidara gelmesinden yaklaşık 30 yıl sonra yönetimi ele almıştır. Arap milliyetçiliği ve bağımsızlığı üzerine bina edilen BAAS rejimi, diğer Arap toplumlarını da derinden etkilemiş, Kemalizm gibi tek parti iktidarına dayanan BAAS’çılık da emekçi kitleleri örgütlemediği ve iktidarı onlarla paylaşmadığı için kalıcı olamamıştır. Mısır’ın yaşadığı bugünkü sürecin Türkiye’de 1930 Serbest Fırka denemesi ve 1946’da yaşadığı söylenebilir. Halk kitleleriyle birleşmeyi reddeden CHP, iktidarı, halk kitlelerine demokrasi vaat eden ve dış kaynaklara dayanan DP’ye iktidarı kaptırmıştır. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi (veya devrimi) ile Kemalizm yoluna dönülmesi amaçlanmış ve bunun bazı kurumsal önlemleri alınmışsa da siyasi liberalizm bunu aşmayı başarmııştır. Günümüzde ordu, üniversite, yüksek yargı gibi kurumların teker teker teslim alınması süreci, hem çok uluslu şirketlerin hem de seçmen çoğunluğunun oy desteği ile devam etmektedir.
Türkiye başbakanının Arap ayaklanması konusunda olumlu bir tutum almasının nedeni, bu ayaklanmanın başında bulunduğu rejime zarar vermeyeceği konusundaki kanısıdır. Ancak bu konuda fazla emin olmamalıdır. Türkiye halkı, özellikle Mısır ihtilalinde halk direncinin nelere kadir olduğunu hayranlıkla izlemektedir ve bundan kendi bağımsızlık ve özgürlük mücadelesi için gerekli dersleri çıkarmaktadır.

Yalnız laiklik yetmiyor
Cezayir, Tunus, Mısır, Suriye gibi İslam ülkelerinde laik iktidarlar hüküm sürüyor. Buralarda yönetimi ellerinde bulunduran seçkinlerin en büyük korkusu İslamcılardır. Özellikle Tunus iktidarının Kemalizm’i örnek aldığı çok söylenmiştir ve doğrudur. Türkiye’nin geçirdiği Tanzimat dönemini bu ülkeler İngiliz ve Fransız yönetimleri altında geçirmişler ve buralarda laik bir burjuva kitlesi oluşmuştur. Ancak gerek Kemalist yönetimin, gerek sözü edilen ülkelerdeki laikliğin kitlelerin ihtiyacına yetmediği görülmüştür. Çünkü buralarda “Biri yer biri bakar” durumu yürürlüktedir ve “kıyamet” de bundan kopmaktadır. Türkiye’de çok uzun süredir, iktidarda olan partilerle Kemalistler arasındaki temel çekişme yaşam tarzı üzerindedir. Cumhuriyet mitinglerinin bina edildiği ideoloji de bu idi.
Arap devrimi, halkla birleşmek ve bir halk hareketi yaratmak için laiklik talebinin yetmeyeceğini, doğrudan doğruya ulusal servetin bölüşülmesi konusunda bir kavgaya girmek gerektiğini, yani sınıf gerçeğinden hareket edilmesinin acil gereğini göstermektedir. Tarihte gerçek bir halk iktidarının ülkesini yabancılara peşkeş çektiği görülmemiştir. Dolayısıyla halk iktidarı, bağımsızlığı da içinde barındırmaktadır. Aydınlanma ise, ülkenin tarihsel, sosyolojik, dinsel ve eğitim durumlarına göre çeşitli biçimler alacaktır. Türkiye’de aydınlanma birikiminin diğer İslam toplumlarından daha derin ve yaygın olduğu bir gerçektir. Bu nedenle Türkiye’de “Milli” görüş, iğreti bir biçimde iktidar olabilmiş fakat siyasi liberalizmin yürürlükte olmasına rağmen Batı’nın ve Ordu’nun tepkisiyle çok geçmeden iktidardan uzaklaştırılmış, yerini AKP hükümeti gibi “ılımlı” İslamcıların, kendi ifadeleriyle “muhafazakâr liberaller”in iktidarı almıştır. Bu iktidar, hem serbest seçimlerle oluşmuştur, hem de Amerikan ve Avrupa dostudur. Türkiye’deki iktidarın “Müslüman demokratlığı” tek bir etkenin sonucu değildir. Muhafazakârlığı Türkiye halkının eğilimlerinden, “demokratlığı” ise Batı’dan kaynaklanmaktadır. Bu demokratlık, Türkiye’de bazı laik liberalleri de onun yanına itmiştir.

Sonuç:
Arap İhtilali karşısında heyecan duyuyoruz. Bunun, Arap ülkelerinde birer halk iktidarı ile sonuçlanmasını diliyoruz. Aslolan kitlelerin tarih sahnesine çıkmalarıdır. Çünkü tarihi yapacak biricik güç onlardır. Tunus ve Mısır halk ayaklanmalarının istenilen sonucu alması ve diğer İslam, Arap ve Ortadoğu halklarını da harekete geçirmesi zaman alabilir. Olsun, tarih acele etmiyor. Ne demişler: “Hop demekle ağaca çıkılmaz.” “Merdiven basak basak…” (8 Şubat 2011)

 














 
 

Ercan TEKİN    2006 ®